Örnek Resim

Anasayfa > GÜNDEM > Düzene Dönen Düşmana Döner -3

Düzene Dönen Düşmana Döner -3
Son Güncellenme : 09 Kas 2014 22:24

DEVRİM İDDİASIYLA YOLA ÇIKANLAR EMPERYALİZMİN VE FAŞİZMİN SINIRLARINA HAPSOLAMAZLAR!

İDEOLOJİK OLARAK SAVRULANLAR; DÜZENE DÖNERLER!

DİRENMEYEN ÇÜRÜR, SAVAŞMAYAN ÖLÜR!

İktidar iddiası olmayanlar   her rüzgarda savrulurlar!

Devrimcilerin görevi çatışmanın gerektirdiği örgütlenmeleri ve araçları yaratmaktır.

İDEOLOJİK OLARAK NET OLMAYANLAR,

BURJUVA İDEOLOJİSİNİN ETKİSİNDE KALANLAR,

İDEOLOJİK BUNALIMLARDAN KURTULAMAYANLAR…

BU BUNALIMLARDAN  KURTULMANIN TEK YOLU;

PANZEHİRİ;YÜZÜNÜ HALKA DÖNMEKTİR!

YÜZÜNÜ DEVRİMCİLERE DÖNMEKTİR!

BURJUVA İDEOLOJİSİNE  DEĞİL, DEVRİMCİ İDEOLOJİYE SARILMAKTIR!

DEVRİM İÇİN SAVAŞMAYANA SOSYALİST DENMEZ!

DEVRİM İÇİN SAVAŞMAK BURJUVAZİNİN DEĞİL, HALKIN VE HALKIN TEMSİLCİSİ DEVRİMCİLERİN YANINDA DURMAK DEMEKTİR!

DEVRİMCİLERE DEĞİL,  FAŞİZME SALDIRIN!

DEVRİMCİLERLE MÜCADELE DEĞİL, BURJUVA İDEOLOJİSİ VE TEMSİLCİLERİYLE MÜCADELE EDİN! SAVAŞIN!

“Böyle bir dünyada, böyle bir ülkede, direnmeyenlerin, düşüncelerini savunabilecek cüret ve iradeyi gösteremeyenlerin siyasi olarak yaşaması mümkün değildir. Cesetleriniz bu dünya düzeni içinde yaşayabilir. Biz ise, ona yaşamak demiyoruz. O bir ölümdür. Siyasi ölüm!”

***

Türkiye halklarının kurtuluşu, faşizme karşı mücadele, oligarşiye karşı mücadele… Bu mücadelelerin hepsi asıl olarak bizim gibi yeni sömürge bir üllkede bağımsızlık mücadelesinden geçiyor.

Bağımsızlık mücadelesi vermeden ne faşizme ne de yerli işbirlikçileri oligarşiye karşı mücadele verebiliriz.

Çünkü oligarşiyi de faşizmi de vareden bu kapitalist sistemde emperyalist güçlerdir.

İşte bu noktada TKP revizyonizminin yarattığı soldaki ideolojik bunalıma karşı Mahirler’le yeni bir süreç başlamıştır ülkemizde.

KIZILDERE İDEOLOJİK BUNALIMLARA, SAVRULMALARA KARŞI İDEOLOJİK NETLİĞİN ADI OLMUŞTUR!

DEVRİM-İKTİDAR İDDİASININ TÜRKİYE DERVİM TARİHİNE KANLA YAZILMIŞ MANİFESTOSUDUR!

Kızıldere ideolojik netliğin manifestosu olmuştur. Direnmenin, teslim olmamanın, devrim iddiasından ödenecek bedel ne olursa olsun vazgeçmemenin adıdır.

Devrim iddiası olmayanlar bu yüzden düzene kendilerini kabul ettirmek için, geçmişin Kızıldere’sini de bugünün devrimci eylemlerini de karaladılar, karalıyorlar.

Devrim iddiasına sahip olanlar ancak devrimci dayanışma içerisinde olurlar. Kızıldere işte bu canı pahasına bir dayanışmanın adıdır.

İktidar perspektifi ve iddiası, bir örgütün, önderliğin niteliğini de belirler. Bu perspektif ve iddiaya sahip olanlarla, olmayanların başvuracakları mücadele ve örgüt biçimleri, taşıyacakları kültür de farklı olacaktır. Kızıldere, en zor koşullarda savaşa devam kararıyla, Kızıldere eylemi için sağlanan görkemli siper yoldaşlığıyla, örgütler ve yoldaşlar arasındaki dayanışmasıyla, kuşatma altında teslim olmamasıyla devrimin kültürünü de şekillendirmiştir. Kızıldere kendini ve hatta örgütünü halka ve devrime sunmanın pürüzsüz bir örneği olmuştur.

Bugün ise ideolojik olarak bunalımlardan, savrulmalardan kafasını kaldıramaz durumda olan reformist- oportünist sol, halkın devrimci önderlerine, Cepheliler’e saldırarak hem kan- can pahasına yaratılmış devrimci gelenekleri yok ediyor, hem de ideolojik olarak savrulma karşısında tutunacağı dalları da tek tek kendisi kırıyor.

Bunun sonucu ise iktidar ve devrim iddiasından tamamen uzaklaşmak olarak kendisini politik olarak gösteriyor.

Bugün tartışılmayacak kadar açık olan şudur ki, devrim iddiası bulunmayanlar Denizler’i, Mahirler’i anlamak bir yana “cepte keklik mi sandınız”, “farkımızı koyduk iyi oldu” “aynı mahalleden değiliz” diyerek düzene yüzlerini dönmüşlerdir.

Bir Denizler’e, Mahirler’e bakın; bir de bugünkü “cepte keklik mi sandınız”, “farkımızı koyduk iyi oldu”, “aynı mahalleden değiliz” anlayışlarına. Fark uçurumlar gibidir.

Devrim iddiasında olmak savaşmayı, savaşmak ise bedeli gerektirir ki kurtuluş yolu, bedelsiz yürünmüyor.

Devrim iddiasını koruyanlar sırtlarını halka dayarlar, başka hiçbir yere dayamazlar, “büyük politikalar”; “taktikler” yapmadan, düzenin icazetini aramazlar.

Bugün reformist-oportünist sol ise sırtını halka ve devrimci değerlere dayamak yerine; yönünü devrimci olmayan ne varsa ona dönmüş, burjuva ideolojisinden beslenir duruma gelmiştir.

İDEOLOJİK NETLİK İÇİN, BURJUVA İDEOLOJİSİNDEN KOPUŞ ZORUNLULUKTUR.

BURJUVA İDEOLOJİSİNDEN KOPAMAYANLAR,

DEVRİM İDDİASINI SAVUNMAK GEREKTİĞİNDE

BEDEL ÖDEME CÜRETİNİ VE İRADESİNİ GÖSTEREMEZLER!

Kızıldere’yi anlamayanlar burjuva ideolojisinden kopuşun, ideolojik olarak netliğin ifade edilişini göremiyorlar. Onlar proletarya ideolojisinin, halkın temsilcisidirler. Devrimcilik, her şart altında devrimi ve halkı savunan, devrim iddiasını sürdüren ve bu yolda bıkmadan, ödenecek bedellerden korkmadan yürümektir.

Devrimcilik, oportünizmin, liberalizmin her türüyle uzlaşmamak, sonuna kadar mücadele etmektir.

Her devrimcinin ideolojik, politik, kültürel, ahlaki bu kopuşu sağlaması gerekir; değilse, sistem bir biçimiyle teslim alacaktır. Devrimcilik bütünlüklü olarak kavranıp hayata geçirilmediğinde, devrim iddiasını hayatın içinde somutlanmadığında, burjuva, küçük-burjuva ideolojisinin hayatın her alanına uzanan kuşatması yarılamaz. O kuşatma altında boğulmak kaçınılmaz kader olur. Hiç kimse, sonuna kadar bir ayağı düzende, bir ayağı devrimde yürüyemez. Yolların daha keskin biçimde ayrıştığı bir nokta önüne mutlaka çıkar ve o iki ayağını birden tek bir yolun üzerine basmak tercihiyle karşı karşıya kalır. Devrim yolunda yürümek, Kızıldere yolunda yürümektir. Kızıldere yolu, düzenden, düzeniçi solculuktan ve onun kültüründen, ahlakından kopmayı başaran devrimcilerin yoludur.

Kızıldere’nin tersi nedir? Kuşatıldığın her noktada teslim olmak! Her koşulda yaşamayı savunmak!.. Kızıldere’yi “mahkum” edenler, yaşadıklarını sanıyorlar, ama siyasi olarak ya ölmüşler, ya hergün biraz daha ölmektedirler. Çünkü devrim iddialarını, inançlarını, kararlılıklarını toptan veya azar azar terk ederek yaşıyorlar. Dolayısıyla, kendileri olarak değil, yola çıktıklarında savundukları stratejilerle, inanç ve düşüncelerle değil, düzenin kabul ettiği siyasi kimliklerle yaşıyorlar.

Mahirler “direniş” kavramını getirmişlerdir Türkiye soluna. O tavır, 45 yıldır Parti-Cepheliler’in devrim iddiasının değişmez çizgisine, her şart altında sürdürülen bir geleneğine dönüşmüştür. Ne 12 Eylüller, ne “topyekün savaş”lar, ne 19 Aralıklar bu gelenekte, bu çizgide bir kırılma yaratmadı.

Bu, Kızıldere mirasının neden bizde somutlandığını da anlatır. Elbette, Kızıldere sadece bir başlangıçtır, bir dönüm noktası olması yarattığı gelenek ve çizginin gücüdür. Bu güç, o günden bu yana ONLARCA KIZILDERE ile büyütülmüş, ölüm oruçlarında, 12 Temmuz, 16-17 Nisan ve onlarca direniş destanıyla güçlendirilmiştir.

DEVRİM İDDİASI, İDEOLOJİK NETLİĞE SAHİP OLMAYAN REFORMİST- OPORTÜNİST SOL

DÜNYA SOSYALİST HAREKETLERİNDEKİ SAVRULMALARLA BİRLİKTE SAVRULMUŞTUR…

Cepheliler açısından hangi süreç olursa olsun ideolojik netliği, onu ülkemizde veya dünyada gelişen savrulmalar, emperyalizmin ideolojik saldırıları karşısında yaşanan bunalımlar karşısında korumuş, zırh görevini üstlenmiştir.

1974 sonrası halkın mücadelesi yeniden gelişirken, devrim iddiası olmayanlar silahlı mücadeleyi “provokasyon” olarak değerlendirip daha farklı çizgilere yöneldiler. 1980’den sonra, cuntayı izleyen yıllarda ise bu eğilimler daha da geriye gitti; yüzyıllardır halkların bağımsızlık, demokrasi ve sosyalizm yolunda başvurdukları şiddeti de “gayrı meşru” zorunda bırakıldıkları iş ilan ederek, düzenin çatısına sığındılar.

Reformizm silahlı mücadeleye düşmanlaşmıştır. 1980 öncesi temel tartışma, devrimin nasıl yapılacağı ve devrim stratejisinin nasıl olduğu, halk savaşı mı yoksa Sovyetik ayaklanma ile mi olacağı iken; bugün reformist solun devrim diye bir derdi kalmamıştır. 1980’den önce devrime giden yol tartışması yapılırken, bugün devrimin kendisi unutulmuştur.

1990’lar da ise, artık kimsenin emperyalizmin önünde duramayacağı, emperyalizmin dünyada tek güç olduğu, diktatörlükleri yıkmak için dünyanın her yerine demokrasi getireceği söylemiyle dünya halklarına karşı daha büyük bir saldırı başlatılmıştır.

Emperyalizm tüm dünyaya “demokrasi getirmek” için iş başına geçmiştir. Sosyalizmin çökmesi ile birlikte, dünya halklarına karşı fiziksel, ideolojik, kültürel, çok yönlü bir saldırı dalgası başlatılmıştır.

1990’larda, emperyalizm “ideolojiler öldü” propagandasını yapmıştır. Duvarlar yıkılmış, demir perde kalkmış, özgürlükler dönemi başlamıştır. Bunun gerçek adı, ideolojisizleştirmedir.

Emperyalizmin katlettiği ve solun da Cepheliler dışında seyrettiği Romanya’daki Çavuşeskular’ın sesleri dünden bugüne kadar ulaşır. Sol ise devrimci değerlerden uzaklaştığı için geçmiş hatalarından ders çıkartacak, bunları görecek bir bakış açıları olmamıştır. Eğer böyle baksalardı burjuvazinin yalanlarına inanılmayacağını, düşman ne derse tersini düşünmek gerektiğini, gerçeğin hiçbir yalanın altında gizlenemeyecek kadar büyük ve güçlü olduğunu görürlerdi. Çavuşeskular’la birlikte emperyalizmin yanında yer alıp, sosyalizmin tüm eksiklerine rağmen ifadesi olan Çavuşeskular’ı yalanlarla katletmelerine göz yummaz, sessiz kalmaz, emperyalizmin safında yer almazlardı. İşte ideolojisizleşme, burjuva ideolojisinin etkisine girme, bunalım ve savrulmaların sonucu emperyalizmle aynı safta yer almaya reformist- oportünist solu götürmüştür.

Emperyalizmin yalan ve demagojilerinin yayılmasının önüne geçmek bir yana bunun aracı olduğunu farkına bile varmamışlardır.

Bu yalan ve demagojiye dayalı propaganda öylesine yoğun bir propagandaydı ki, bunun bombardımanı altında anti-emperyalist, Marksist-Leninist güçlerin sesi duyulmaz oldu. Bir çok “sol”, “sosyalist” kesim emperyalizmin değiştiğine inanmaya başladı. Daha doğrusu, sosyalizmin yıkılmasının yarattığı şokun etkisiyle, emperyalizmin çağrısına cevap verdi. Onun hükümranlığını kabul etti. Onun tarafından yönetilebilir bir konumu benimsedi.

Bir çok sol kesim emperyalizme karşı mücadeleyi terketti. Bağımsızlığı, sosyalizmi modası geçmiş, çağdışı kalmış şeyler ilan etti. Bunları savunmayı ilkellik olarak görmeye başladı. Sivil toplumculuk, çevrecilik, feminizm, insan hakları savunuculuğu, moda olmaya başlandı. En gülüncü de uluslararası standartlar savunuculuğu idi. Uluslararası standartları günümüze emperyalizm değil de sanki halkların çıkarını savunan güçler belirliyormuş gibi hiç utanmadan bunun propagandası yapıldı.

REFORMİST-OPORTÜNİST SOL İDEOLOJİK OLARAK SAVRULURKEN, EMPERYALİZME CEVABI SABOLAR SOSYALİZMİN BAYRAĞINI ÜLKEMİZ SEMALARINDA DALGALANDIRARAK VERDİ!

17 Nisan 1992 tarihi; tüm dünyada yılgınlığın, yorgunluğun kol gezdiği, sosyalizme inancın dumura uğradığı, bayraklardan orak çekiçlerin çıkarıldığı bir süreçte, İstanbul’un ortasında, Çiftehavuzlar’da sosyalizmin orak çekiçli bayrağının dalgalandırılarak, Kızıldere Manifestosu’nun yolunda yürüyenlerin, bu yoldan asla dönmeyeceğinin, devrim iddiamızın ilan edildiği gündür. O gün, devrimci hareketin önder ve üye kadroları bir orduya saatlerce direnerek canlarını feda ettiler.

Devrim ve iktidar iddiasının olduğu yerde ölmek-öldürmek de vardır. Bu tarihin yalın bir gerçeğidir. Her koşulda “yaşamayı” savunanların unuttuğu veya unutturmak istediği şey bu yalın gerçektir. Tarihte emperyalizme ve faşizme karşı kan dökülmeyen bir devrim yoktur ve olmayacaktır. Böyle olduğu içindir ki ölümü göze almak, her devrimin temel yasalarından biridir. Kızıldere, bunu göze alarak devrim inancının ve iktidar iddiasının kanıtlanışıdır. Kızıldere Manifestosu, devrim ve iktidar iddiasıdır. Mahirler Kızıldere eylemine karar verirken sadece o anın ve günün koşullarını değil, devrimin geleceğini düşünerek hareket etmişlerdir.

Devrim iddiası ve iradesi, bir siyasi hareketin politikalarında, o politikaları hayata geçirecek kadro ve savaşçılarında, o kadro ve savaşçıların inanç ve kararlılıklarında somutlanır. Sınıflar mücadelesinde rastlantılara çok az yer vardır. Sınıflar mücadelesinin esas seyri iradilikle belirlenir. Eğer kuşatmalar altında direnişler bir siyasi harekette hayat buluyorsa, eğer bu büyük direnişler bir siyasi hareketin çizgisiyle yaratılıyorsa, bu elbetteki rastlantısal değildir. Rastlantısal olduğunu düşünenler, statükoculuğun, sağa savruluşların, direnişlerin dışında kalmanın neden hep kendilerine “rast” geldiği üzerine yeniden düşünmelidirler.

Bağımsızlık, demokrasi ve sosyalizm devrim sorunudur ve onların devrim ufku kararmış, devrim iddiası zayıflamış. Temel açmazları burada. Hepsi demokrasiyi savunuyor; ama savundukları demokrasinin niteliği konusunda da, demokrasinin nasıl kurulacağı konusunda da rivayetler muhtelif. Demokrasiyi savunuyorum diyenin faşizme karşı demokrasi mücadelesi içinde, bağımsızlıktan yanayım diyenin anti-emperyalist mücadele içinde olmadığı noktada, derin bir çarpıklık var demektir. Ülkemizde işte bu tablo vardır.

Devrim, günü gelir dalgalar halinde akar, günü gelir, direnişte ve örgütlenmede iğneyle kuyu kazmak gerekir. Güçlü akışların olduğu dönemlerde devrimci olmak da kolaydır, bir “grup” örgütlemek de. Tersi dönemlerde ise, devrim iddiasını ve yürüyüşünü sürdürebilmek için gerçekten devrimci olmak gerekir. Hem cüretli, hem emekçi olmak gerekir. Düzeniçi statükolarından kopamayanların dönemi değildir böylesi dönemler. Ne kitlelere gidecek emekçilik, ne bedeller ödeyecek cüret, ne “herkese ve her şeye rağmen” diyebilecek siyasi irade yoktur onlarda. Biz bu cüret ve iradeyle sürdürüyoruz devrim yürüyüşünü.

Açıklık ve cüret. Solun bir çok kesiminin bugün ne dediği belli değildir. Ve cüret solun bir çok kesimini terketmiştir. Hedefte net, hedefe ulaşmak için savaşta cüretli olanlar sürdürüyor devrim iddiasını. Leninistlik, Marksist-Leninist teoriyi bu netlik ve cüretle birleştirenlerde somutlanıyor. Leninizm bayrağı, Leninizm’i inkar eden revizyonistlerin ve Lenin’i şablonlaştıran oportünizmin değil, Marksist-Leninist’lerin elinde dalgalanıyor.

Emperyalizmin kuşatması her zamankinden daha da büyüyerek sürüyor. Bu sömürü, talan ve baskı sürdüğü müddetçe de artarak sürecektir. Emperyalizmin başka türlü varlığını koruması mümkün değildir.

Fiziki kuşatmanın ötesinde beyinlerin kuşatılması, ele geçirilmesi için emperyalizm, tüm ideolojik propaganda yöntemlerini kullanmaktan bir an bile sakınmamaktadır.

Emperyalizm bu kuşatmasını elbette açıktan her zaman yapmıyor. Beyinlerin ele geçirilmesi, sağa-sola sapmalar, ideolojik olarak bunalım ve savrulmalar, daha doğrusu tüm teslimiyet ve uzlaşma emperyalizmin kuşatması sonucudur. Kuşatmanın açık görünmeyen güçleri doğrudan emperyalizm ve oligarşidir; kuşatmanın kurşunları, hayatın her alanına sinsice akıtılan burjuva ideolojisi ve kültürüdür. Bu ideoloji ve kültür sanıldığından daha derinlere işlemiştir. Siyasi hareketleri, tek tek devrimcileri, çoğu kez farkında bile olmadan burjuva, küçük-burjuva görüşleriyle düşünmeye, hareket etmeye itelemektedir. Bu burjuva zehrin etkisini altetmek için, kuşatmayı yarmak için her zamankinden daha uzlaşmaz, her zamankinden daha cüretli olacağız. Tek başımıza da kalsak, tek başımıza olmak daha büyük bedeller ödemeyi de gerektirse, devrim iddiamızı sürdürmek, bu topraklarda devrimi büyütmek için başka yolumuz yoktur.

Bu Haberler Dikkatinizi Çekebilir

Arşiv
Yürüyüş Dergisi İnternet Sayfasına Hoşgeldiniz.
Adres:Katip Mustafa Çelebi Mahallesi Billurcu Sokak No: 20/2 BEYOĞLU-İSTANBUL Tel: +90(212)536 93 44 Fax: +90(212)536 93 45 E-mail: info@yuruyus.com
CopyLEFT Yürüyüş Dergisi 2004-2014 | İnternet Sayfamız özgür yazılım araçları kullanılarak kodlanmıştır.