Örnek Resim

Anasayfa > GÜNDEM > Özgür Tutsaklardan

Özgür Tutsaklardan
Son Güncellenme : 04 Oca 2015 8:38

ÜMRANİYE HEP ÖZGÜR KALACAK

“Hapishaneler neden vardır?” diye sorsak ülkemiz ve tüm dünya ülkelerinde cevap, suçlunun cezasını çekmesi ve ıslah olması için olacaktır. Peki suçu nedir, suçlu kim, bu cezayı kim, neye göre belirler? Soruları pek akla gelen sorular değildir. Ülkemiz dünyanın en çok hapishanelere sahip ülkelerinden biridir. Birinci sebebi, insanca yaşam koşulları olmadığından ve yozlaşmanın her gün biraz daha boyutlanması, ikinci sebebi: tüm bu kepazeliği, yoksulluğu, yoksunluğu, katliamları halkımıza reva görenlerin karşısına dikilen ve hesabını soran, hesap sormaktan adaleti sağlamaktan asla vazgeçmeyecek biz devrimcilerin CEPHE’lilerin varlığından ve tarihimizin köşe taşlarından biri de hapishane direnişlerimiz ve emperyalizmin uşağı Türkiye oligarşisinin hapishane katliamlarıdır.

Bunlardın biri de 4 Ocak 1996 Ümraniye Katliamı ve Direnişi

Zulmün Zindanlarına Sığmayan, İnanç Yüklü Mavi Gökyüzüyüz Biz

21 Eylül 95 Buca Katliamı’nın ve hiç beklemediği direnişin karşısında faşizm kazanmamıştı ve bunun karşısında bir saldırı daha geliştirmeye çalışıyordu. Ümraniye Hapishanesi İstanbul’da bulunan Sağmalcılar Hapishanesi’nin gücüydü, yoldaşların bir arada olmasını hazmedemeyen faşizm bu gücü kırmak ve tek tek teslim almak istiyordu Parti-Cephe tutsaklarını. Hesaplar yapıyordu, doluya koyuyor almıyor, boşa koyuyor dolmuyordu, eli ayağı bağlanmıştı Özgür Tutsaklar karşısında. Ve yaptığı hiçbir hamle düşmana kazandırmayacaktı.

Özgür Tutsaklar Buca Katliamı’nın hemen ardından 25 Eylül’de 23 hapishane 1200 tutsakla başlayan 50’li günlere dek süren süresiz açlık grevi karşısında yine hiçbir şey yapamadı.

Buca Katliamı’nın hesabının sorulması,

Ümraniye tabutluğunun kapatılması ve

Faşizmin sürgün-sevk politikalarından vazgeçmesi, talebiyle başlayan genel direniş devrimci, demokrat kesimlerin ve halkımızın sahiplenmesiyle zaferle sonuçlandı. Ve bundan sonra DGM’lerden tutuklananlar Sağmalcılar’a, hükümlüler Ümraniye’ ye getirilecekti. Bu zaferle 48 DHKP-C tutsağı Ümraniye’ye Özgür Tutsaklık geleneğini taşımaya gidiyordu. Asıl mücadele şimdi başlıyordu.

Tarih boyunca tek bir Parti-Cepheli’nin baş eğdiğini, teslim olduğunu göremeyen faşizm bir umutla yeni bir saldırıyı deniyordu. Bu yüzden 48 Özgür Tutsak sloganlarla ve bayrağımızla girip, Ümraniye’yi özgürleştirecekti. Hapishaneye atılan ilk adımla işkencenin, baskının, tecrit politikasının başlayacağını biliyorlar ve öyle de oluyor. Onursuz üst araması ve ayakkabılarının çıkartılması dayatılıyor tutsaklara, kabul etmiyor Özgür Tutsaklar ve başlıyor saldırı, birden iki katına çıkıyor askerin sayısı. Bakıyor ki subay böyle baş edemeyecek Cephelilerle, bu defa tek tek koparıp almayı deniyor. Bir yandan kuş kadar beyniyle akıl vermeye çalışıyor “Güzel güzel aratın gidin“ diyor. Yok! Kabul etmiyor Özgür Tutsaklar ve patlıyor sloganlarımız, “İşkencecilerden hesap sorduk soracağız!” “Yaşasın Önderimiz Dursun Karataş!” Özgür Tutsaklarla baş edemeyeceğini anlayan faşist idare dedektörle aramayı kabul ediyor, yoldaşlarımızın üzerine sarılı bayrağımız ve pankartımız çıksa da 5 saat süren “Hoş geldin“ araması Özgür Tutsakların sloganları ve iradeleriyle Ümraniye’yi ilk özgürleştirme eylemi zaferle sonuçlanıyor. Şimdi sıra orak çekiçli bayrağımızı dalgalandırmakta.

Yerleşiliyor koğuşlara, 25 Kasım günü, saat 06:00’da açılması gereken havalandırma, gardiyanlara hatırlatılması ve uyarılmasına rağmen açılmıyor. İdarenin keyfiyetine bırakmıyor Özgür Tutsaklar, kilidi patlatıp kapı açılıyor.

Rahat! Hazır ol! Rahat Hazır Ol

Yoldaşlar günaydın !

Her şey Parti Cephe için, her şey zafer için!

İlk içtima alınıyor ve bir daha havalandırma kapısı tartışma konusu olmuyor. Faşist idare tutsakları teslim alma politikasına devam ediyor fakat alacağı cevaptan habersiz.

Alınacak sayımları kendi bildikleri gibi koğuşa doluşup almak istiyorlar, tutsakların karşılarında duvar gibi duracaklarını hesap etmiyorlar ve Özgür Tutsaklar bir zafer daha kazanıyorlar. Görevli yoldaşımızın nezaketinde 2-3 gardiyan koğuşa doluşuyor ve sayım alıyor. Verilen damacanada demlenmiş çay ve bir avuç zeytin, yaklaşık bir saat kadar sonra ekmek veriliyor. Tüp, ocak , kaşık gibi eşyalarımız sert metalden olduğu için firar malzemesi ve kesici delici alet olarak kullanılabilir denilerek verilmiyor. Bu yüzden karavana almama protestosu yapılıyor.

Daha hapishaneye adım atalı iki gün olmasına rağmen her şey tartışılıp hiçbir mantıklı yanı olmayan yasaklamalar alt ediliyor. Ve şimdi sıra düşmana kaptırdığımız Parti ve Cephe bayraklarımızda… Bayraklar elde dikiliyor ve asılıyor. Düşman bu defa yeni bir oyun peşinde, ışıklarımızı kesiyorlar. Yanan birkaç florasan da gevşetilerek söndürülüyor. 2. Müdür ve gardiyanlar sayıma geldiğinde koğuşun karanlığına adım atmaya korkuyorlar. Faşist bir gardiyan elektriği kestiğimize dair iftira etmeye çalışsa da cevabını alıyor ve “Gidin yapın elektrikleri diyoruz 5-10 dakika sonra elektrik geliyor, kapı açılıyor orak çekiçli bayrağımız düşmanımızın gözleri önünde tüm endamıyla dalgalanıyor. 2. Müdür Yılmaz Ersoyluoğlu kendi söylediğine güvensiz bir sesle “Bu bayrağı hemen indirin yoksa biz indiririz” diyor. “Cesaret edebiliyorsan, hemen indir” cevabımıza geceye kadar geleceğini, indirmemizi salık veriyor. “Bekliyoruz“ diyoruz. Bekliyoruz gelmiyor, bayrağımıza el sürmek yürek isterdi ve yürekleri cüzdanlarında olan adamlarda zaten bir yürek dahi yoktu. Gelmek bir yana, bayrağımız bir daha tartışma konusu dahi olmuyor.

Zemin aramaları, kazanımlarımızın yok sayılması, eşyalarımızın verilmemesi gazete dergi gibi iletişim araçlarımızın engellenmesi, her adımın dilekçeye tabi tutulması, sabah sayımı dışında dilekçe kabulü olmayışı, görüş ve avukata çıkarken hem asker hem gardiyanın üst aramasını dayatması… Bunlar genel direnişimizi ve zaferimizi yok saymaları ve bizi teslim alma hamleleriydi. Böyle ucuz hamlelerle Özgür Tutsakları teslim alamayacağını kısa zamanda anlayacaktı idare. Malta işgal ediliyor ve sloganlarımızla inliyordu Ümraniye. Daha da inleyecekti. 3-4 saat sürüyor malta işgali, bu sırada gardiyanlara kim olduğumuzu, ne istediğimizi, bu uygulamalara alet olmamaları gerektiği anlatılıyor. Bir beklentimiz olmamasına rağmen idareyle görüşülüyor ve ilk malta işgalimiz gerçekleşiyor. Bu günlerce sürecek işgalimizin direnişimizin ilk adımıydı.

Kimi dayatmalar devam ediyor avukata, görüşe çıkmıyoruz. Bu ara asker aramasında bayrağımızı indirmeye çalışan askere “Dokunanın cesedi çıkar” deyişimiz bir hayli ikna edici oluyor.

Hapishane idaresi kimi uygulamaları tutsakları yumuşatmak için esnetiyor fakat bizim bu oyuna gelmeyeceğimizi hesap etmiyor. Bir diyalog ortamı yakalamaya çalışan Topal Ali diye de bilinen 2. Müdür Ali Özcevizli ilk koğuşumuza adım atıyor. Bahsedilen tehditkar ve faşist tutumu tutsakları yumuşatma istediği ruh yoktu. Gardiyanlar sayım alırken temsilcimiz Topal Ali’yle konuşuyordu tam o sırada hızla gelen bir yoldaşımız herkesin içinden geçtiği ama farklı koşullarda hesaplaşmak istenildiğinden ve koğuşumuzda olduğu için yapmadığı şeyi yapıyor. Topal Ali’nin sırtına bir yumruk indiriyor, daha ne olduğunu anlamadan “Alçak namusuz herif” diyerek ikinci yumrukta iniyor. Soruyor temsilcimiz “Ne oldu? Neden vurdun?” “Bu alçak sevke geldiğimizde beni tokatlayan kişi.”

Topal Ali lafı ağzında eveliyor, geveliyor, korkudan ne yapacağını bilmiyor: “Ben böyle bir şey yapmadım, o gün izinliydim arkadaş yanlış kişiye benzetti.”

Temsilci yoldaşımız soruyor “Nasıl oldu, anlat bakalım baştan” Yoldaşımız sevk olup buraya geldiğimizde kapı altında bana şöyle vurdu diyerek bir yumruk daha indiriyor. Temsilcimizin “Bize karşı işlemiş hiçbir suçu unutmayız ve affetmeyiz” demesi üzerine Topal Ali kapıyı açtırıp, kaçıyor. Donakalan gardiyanların yarım bıraktığı sayım devam ediyor ve düşmanın bir hamlesi daha elinde patlıyor.

13 Aralık günü gazeteler televizyonlar ”Cezaevinde İsyan” diye haber geçiyorlar. Ve PKK’ nin kararsız tutumuna rağmen hapishanedeki devrimci tutsaklar direnişi başlatıyorlar.

13 Aralık’ta bir isyan başlıyor ve 15 Aralık’a kadar devam ediyor. Her şey silah oluyor, ne JİTEM’ine DHKP-C masasına bakan işkenceciler, ne çevik kuvvet, ne özel tim… hiçbiri teslim alamıyor devrimcileri… Ve zafer bizimdir!15 Aralık saat 17:00.. düşman dize geliyor “Görüşmek istiyoruz” diyor. Ortak taleplerimiz son kez iletiliyor, saat 19:00 avukatlar barikatın önüne geliyor ve “Tamam, olacak” diyorlar. Düşmana kimlerle uğraştığını hatırlatmış ve zaferi kazanmıştık fakat bu işin bununla kalmayacağını ve düşmanın düşmanlığını yapması için fırsat kolladığını biliyor, düşmanı tanıyorduk…

Bu yenilgiyi hazmedemeyen düşman sistemli olarak yıldırma ve teslim alma politikasını sürdürüyor.

27 Aralık: Görüş günü ortak tavır gereği görüşe çıkılmıyor. Sayımlarda B-1, C-1 ve C-9’a geçildiğinde slogan seslerinden askerlerin saldırdığını anlıyor ve hemen slogan, kapı dövme, sayım vermeme, havalandırma kapısını kapattırmamayla cevap veriyor, barikatlarımızı kuruyoruz.

28 Aralık sayıma bu defa müdürler gelmiyor, C-9, B-1 sayım vermiyor ve asker girdi sesleri duyuluyor. Bugün barikat kurulmuyor, silahlar hazırlandı göğüs göğse çarpışılacak.

29 Aralık: 2. Müdürlerden Şebabettin ‘silah olarak kullandığınız, boru, demir çubuk ve sopaları verin’ diyor. ‘Yok bizde’ diyoruz. Kendince akıllılık ediyor “Biz istedik vermediler” diyecekler ya da teslim edersek (!) daha rahat saldıracaklarını düşünüyorlar.

4 Ocak’tan önce idare “Diyalogla sorunları çözelim” derken, ertesi gün “Sevk olacak sorunları tartışmaya gerek kalmadı” diyerek katliam planlarını açık etmeye başlıyorlar…

4 Ocak, saat 09.30 B-1 Koğuşunda arama bahanesiyle gelen askerlere karşı direnişe geçiliyor, çıplak ellerle kalas ve demir darbelerinden korunmaya, bir yandan da yumruk atmaya çalışılıyordu. Yüzlerce asker bir anda yemekhaneye doluşmuş, silahsız gördüğü Cepheliyi tekme, cop darbeleriyle ranza aralarına sıkıştırıyordu. Ellerimizde silah olmasa da, sloganlarımız silah görevini görüyordu ve sloganlarımızla korkutuyorduk düşmanı. Merdivende bir işkence koridoru oluşturulmuştu.

Saat 10:30 bu defa yüzlerce gardiyan içeri doluyor, sizi hücreye götüreceğiz diyorlar “Asker girer” diye korkutmaya çalışan faşist gardiyanlar askeri beklemeden saldırıyor ve bizi yarı baygın halde askere teslim ediyorlar.

C-1 ve C-9 koğuşlarında düşman üzerine florasanlar fırlatılıyor, un, su, tencereler, su borusu, cam parçaları, düşmanın elinden kapılan kask, kalkan… bunlar silahlarımız, düşmanın silahları boşa çıkarılıyor. Göğüs göğse savaş başlıyor. Subayın emri “Asker saldır!” ama korkuyorlar saldırmaya, başlıyoruz. Kalaslar, tekmeler, demir çubuklar, kalkanlarla Allah Allah ve “Öldürün” diye bağırarak saldırıyor. “Bize ölüm yok!” sloganıyla çaresiz kalıyorlardı. Özgür Tutsaklar kan revan içinde yerde yatıyorlar, insanlıktan nasibini almamış gözlerini kan bürümüş olanlar “Bağırsana Ulan Yaşasın, TC diyeceksin” diyerek küfrediyorlar. “Yaşasın önderimiz, Yaşasın Parti-Cephemiz” cevabını alıyorlardı. Yaralı yarı baygın yoldaşlarımız en son işkence koridorundan geçiriliyor ve hücrelere götürülüyordu. Abdulmecit Seçkin, Rıza Boybaş, Orhan Özen, Gültekin Beyhan’ın akan kanlarının üzerine edilmiş yeminler korkutuyor düşmanı. Hastanede, hücrelerde tüm bu katliama rağmen susmuyor ve şehitlerimiz ki, üzerine bayrağımızı hesabını soracağımızı haykırarak örtüyoruz.

Vatan topraklarımız devrimcilerin kanları ile bir kez daha sulanıyor ve bir takım aydınlarımız üç maymunu oynuyor. Görmüyor, duymuyor, bilmiyordu. Yasa, hukuk, demokrasi kisvesine sarılıyor, faşizmin buluşturduğu noktada “gözcülük” yapmak için birbirleriyle yarışıyorlardı. Aydınların görevi faşizmin icazetine değil, halkın ve kanını akıtanların gücüyle bir dik duruş sergilemekti. Bu dik duruşun nasıl olduğunu Metin Göktepe ödediği bedelle gösterecek ve halkımız onu unutmayacaktı. Metin Göktepe basın kartını göstermesine rağmen işkenceyle göz altına alınmış, Eyüp Kapalı Spor Salonu’nda gözaltında tutulmuş ve burada işkenceciler tarafından katledilmişti.

Özgür Tutsaklık faşizmin teslim alma politikalarını, namussuzluğu, alçaklığı, katliamcılığı, işkenceciliği, bir adım dahi geri adım atmadan kanla arındırmaktı. Hapishanenin işlevi özgürlükleri kısıtlamak fakat yoldaşlarımız bir hapishaneyi özgürleştiriyor, vatan topraklarımıza ve halkımıza daha da sıkı sarılıyordu. Her direniş bir öncekini aşıyor. “Yoldaşlar bizi aşın” talimatı ve güvenini boşa çıkarmıyordu. Ümraniye Hapishanesi ve Parti-Cephe tutsakları bu mirası omuzlayarak ve 19 Aralık’ta en uzun direnişi gösterecek düşmanı hapsedecek, orak çekiçli bayrağımızı, gür sloganımız ve akıtılan kanlarımızla en yükseğe çıkaracaklardı.

Ümraniye Katliamı’yla düşman amaçladığı; devrimci tutsakları tabutluklarla, işkence ve katliamlarla teslim almaktı. Bunu başaramadılar ve Özgür Tutsakla kanlarıyla bir tarih daha yazdılar.

Katliamdan beş gün sonra, 9 Ocak 1996 ‘da Özdemir Sabancı, Sabancı Holding’in 25. katında cezalandırıldı. Ve eylem üstlenilirken Ümraniye Katliamı’nın hesabının da sorulduğu ve sorulmaya devam edileceği anlatıldı.

Halk ve Vatan Sevgisi  Olmadan Yardım Yapılamaz!

Anadolumuz binlerce yıllık geleneğe, göreneğe, kültürüne sahiptir. Cenaze kültürü de bunlardan birisidir. Her ölüm acıdır ama katledilerek ölmek daha da acıdır. Soma’daki maden işçilerinin aileleri acılarını yaşamadılar. Ölen yakınlarına bolca vaat sunuldu. Ölmek kıymetli bir şeymiş gibi yaklaşılması öyle kendiliğinden gelişen bir olay değildir. AKP halkın öfkesini büyümeden savuşturma planıyla hareket etmiştir. Madenden çıkarılan işçilere maske takılması yaşıyor (!) muş görüntüsünün verilmesi daha hafızalardadır. Enerji Bakanı Taner Yıldız, AKP bu gerçeği bilmektedir. Kendi bildiklerini kimse duymasın, bilmesin, görmesin diye Soma’ya giriş çıkışları yasaklamıştır. Bu gün aynı yöntemlerini Ermenek’te sürdürmekteler.

“Dost acı günde belli olur.” İyi günde herkes dosttur ama asıl acı günde kimin dost kimin göstermelik, göz boyamak için yanında olduğu iyi bilinir. Anadolu’nun binlerce yıllık kadim halkı dostunu da düşmanını da bilir. Ve öç almadan hesap sormadan, adalet yerini bulmadan acısı dinmez. Küçücük çocuklarımıza ölümün reva görülmesi faşizm gerçeğidir. AKP, halka ve vatana düşmandır. AKP’nin bildiği vatanı “babalar gibi satmak” halkı aşağılamaktır. Sonuç olarak kar hırsıyla gözü dönmüş bu iğrenç kapitalist düzene mahkum değiliz. Kurtuluşumuz devrim ve sosyalizmdedir.

Bu Haberler Dikkatinizi Çekebilir

Arşiv
Yürüyüş Dergisi İnternet Sayfasına Hoşgeldiniz.
Adres:Katip Mustafa Çelebi Mahallesi Billurcu Sokak No: 20/2 BEYOĞLU-İSTANBUL Tel: +90(212)536 93 44 Fax: +90(212)536 93 45 E-mail: info@yuruyus.com
CopyLEFT Yürüyüş Dergisi 2004-2014 | İnternet Sayfamız özgür yazılım araçları kullanılarak kodlanmıştır.